İnsan, Kalabalığın İçinde Ne Zaman Kaybolur?

İnsan, Kalabalığın İçinde Ne Zaman Kaybolur?

İnsan kalabalığın içinde bir anda kaybolmaz. Bu, çoğu zaman sessizce olur.

Önce gerçekten inanmadığı bir cümleyi, yalnız kalmamak için tekrar eder. Sonra içinin razı olmadığı bir haksızlık karşısında, herkes sustuğu için susar. Bir süre sonra bu suskunluğu kendi tercihi, başkalarının arzusunu kendi arzusu, kalabalığın öfkesini de kendi öfkesi sanmaya başlar.

Dışarıdan bakıldığında hayatında değişen pek bir şey yoktur. İşine gider, konuşur, güler, alışveriş yapar, düşüncelerini paylaşır. Fakat insanın içinde, kimsenin görmediği bir yer yavaşça boşalmaktadır.

Bunu yalnız başkalarında görmüyoruz. Hepimizin, başkalarının bakışına kendi vicdanından daha fazla önem verdiği anlar oluyor. Bir şey söylediğimizde kaç kişinin beğendiğine bakıyor, bir yere gittiğimizde orada bulunmaktan çok orada görülmeyi önemsiyoruz. Bazen yaşadığımız anı yaşamadan önce, onun nasıl görüneceğini düşünüyoruz.

Mesele yalnızca telefon veya sosyal medya değil. Mesele, insanın kendi kıymetini dışarıdaki gözlere teslim etmesi.

Kur’an, Âdemoğluna ikram edildiğini ve şeref verildiğini bildirir. İnsanın değeri, kendisine kaç kişinin baktığından önce gelir. Bir makamla başlamaz, bir unvanla büyümez, insanlar yüzünü çevirdiğinde de ortadan kalkmaz. Fakat bunu unutmak kolaydır. Çünkü dünya, insana sürekli başka bir ölçü uzatır: daha çok görünmek, daha çok sahip olmak, daha çok konuşulmak…

Bir süre sonra insan, olduğu kişiyle yetinemez. Kendisini sunmaya, düzeltmeye, parlatmaya başlar. Hayatının kendisi ile başkalarına gösterdiği görüntüsü arasında bir mesafe oluşur. O mesafe büyüdükçe insan, kendi hayatında misafir gibi yaşamaya başlar.

Bazen bir paylaşımın ardından telefonu masaya bırakırız. Birkaç dakika sonra elimiz yeniden telefona gider. Kim görmüş, kim beğenmiş, kim susmuş? O birkaç saniyelik bakışta insanın en eski ihtiyaçlarından biri saklıdır: görülmek, kabul edilmek, unutulmamak.

Bunda utanılacak bir şey yoktur. İnsan başkasına muhtaçtır. Bir ses duymaya, bir yüze bakmaya, kendisinin fark edildiğini bilmeye ihtiyaç duyar. Sorun, başkalarının varlığı değil; onların bakışının insanın tek ölçüsüne dönüşmesidir.

İnsan kendi sesini kaybettiğinde kalabalık onun yerine konuşmaya başlar.

Ne istemesi gerektiğini söyler.

Neye öfkelenmesi gerektiğini söyler.

Nerede susacağını, ne zaman alkışlayacağını, hangi hayatı başarılı sayacağını söyler.

İnsan bir süre sonra bu sesin dışarıdan geldiğini de unutabilir. İşte asıl kayboluş burada başlar: Başkasının cümlesini kendi düşüncesi, başkasının arzusunu kendi ihtiyacı sanmakta.

Sokrates’in insanı kendisini sorgulamaya çağırması bu yüzden bugün hâlâ canlıdır. İnsan kendisine “Ben bunu gerçekten istiyor muyum?” diye sormadığında, önüne konulan her arzuyu kendi arzusu zannedebilir. “Ben buna gerçekten inanıyor muyum?” diye sormadığında ise ait olduğu kalabalığın hükümlerini hakikat sanabilir.

Kendini sorgulamak, toplumdan kaçmak değildir. Aksine toplumun içinde kaybolmadan kalabilmenin yoludur.

Çünkü insan tek başına tamamlanmaz. Başkasına ihtiyaç duyar; dostluğa, komşuluğa, aileye, ortak bir dile ve birlikte taşınan bir hafızaya… Fakat toplum, insanın kişiliğini silmek için değil, onu korumak için vardır.

Gerçek toplum, herkesin aynı cümleyi söylediği yer değildir.

İnsanların birbirine benzemeden de birbirlerinin hakkını koruyabildiği yerdir.

YAYIN YOLU

Bu yayın şu düşünce izleriyle bağlantılıdır.

← Tüm Yazılar