Bezm-i elest ceminden, / nüzûl eyledi bu can, Kâlû belâ sırrıyla, / cisme büründü revân. Rûh-ı mücerred iken, / düştü mülk-i fenâya, Ağlayarak râm oldu, / şu dâr-ı mâsivâya.
Zulmet-i rahm içinden, / koptu feryâd ü figân, Zâhirin pazarında, / zâyi oldu o zîşân. Kundak denen libâsa, / sardılar tıfl-ı zârı, Nisyân ile mühürlü, / başladı âh ü zârı.
Göz açtı şu âleme, / nûr-ı şemsi görerek, Ağyârın meclisine, / bî-gûnâh can vererek. Beşik denen sefîne, / sallanırken ummânda, Aslını unutturdu, / gurbet-i hîç mekânda.
Sabâvet demlerinde, / hâtırat pür-nûr idi, Nefs-i emmâre suskun, / kalb-i sâfî hür idi. Gülzâr idi bu âlem, / dîde-i ma’sûm için, Bî-haberdi mihnetten, / bilmezdi hüzün niçin.
Lisan bî-lâl olunca, / döküldü kelimâtı, Öğrendi yavaş yavaş, / fâni olan hayâtı. Hâk-i turâb üstünde, / koşarken perîvâş, Başladı mâsivâda, / en sessiz gizli savaş.
Şeb-i yeldâ bilmezdi, / günleri nev-bahârdı, Zihninin semâsında, / ne keder ne ah vardı. Zannederdi bu devran, / dâimâ bâkî kalır, Bilmezdi çarh-ı felek, / verdiği canı alır.
Gök kubbenin altında, / oynarken bî-tekellüf, Fıtrat-ı pâk üstüne, / düşmemişti taassuf. Eşyânın zâhirine, / inanırdı sûretâ, Görmemişti âlemde, / ne bir hile ne hatâ.
Masal denen hayâlat, / ruhuna gıda idi, Uykuya daldığında, / sînesi hüdâ idi. Meleklerin perr ü bâl, / açtığı o nîm şebde, Nûr-i ilâhî vardı, / o küçücük meşrepte.
Lâkin devr-i zamâne, / sinsi sinsi işledi, Akl-ı cüz’î uyanıp, / hudutları dişledi. Hüviyet perdesine, / ilk nakışlar vuruldu, O safiyyet mülkünde, / nefs divanı kuruldu.
Nevcivânlık deminde, / damarda cûş etti kan, Zannetti ki kendinin, / emrine muntazır an. Kibr-i nâdân bürüdü, / akl-ı selîm terk etti, Gafletin bâdesini, / yudum yudum derk etti.
Ateş-i heves ile, / yandı sîne-i sûzân, Cevher-i cânı yakıp, / rûhu kıldı pür-hicrân. Sahn-ı çemende gezdi, / bülbül-i nâlân gibi, Ser-mest-i bî-şuurdu, / aklı perîşân gibi.
Kibr-i nâdân bürüdü, / akl-ı selîm terk etti, Gafletin bâdesini, / yudum yudum derk etti. Göğsündeki gururu, / kalkan eyledi cana, Hakîkati unutup, / râm oldu fâni şâna.
Nâsihîn sözlerine, / bî-gâne kaldı gûşu, Zehr-i mârı bal sandı, / zâyi eyledi hûşu. Feleğin çarklarında, / ezileceğin bilmez, Zannederdi silinen, / hâtırat geri gelmez.
Aynâ-yı bed-likâda, / endâmına vuruldu, Hüsn-i zâhir göçmezmiş, / diye kalbi duruldu. Hevâ vü heves ile, / rûz ü şeb zâyi oldu, Cevher-i cân bî-kıymet, / mâsivâ içre soldu.
Hây u hûy-i dünyâya, / râm eyleyince özü, Perde-i hicâb indi, / görmez oldu o gözü. Şevk-i fânî peşinde, / koşturdu bî-karâr, Nefs-i emmâre onu, / eyledi zâr ü nizâr.
Bir serv-i hırâmânın, / gölgesine aldandı, Aşk-ı mecâzî nârı, / kalbgâhında hızlandı. Hüsn-i fâni uğruna, / terk eyledi aklını, Zâhire kurban etti, / içindeki saklını.
Gece gündüz feryâd-ı, / zülf-i yâre asıldı, Şem’-i firâk yandıkça, / ciğerine basıldı. Pervâneveş atıldı, / nâr-ı sûzân içine, Ağıyı şerbet diye, / kattı fâni hiçine.
Bî-vefâ bir dilberin, / kurbanı oldu nâ-gâh, Gönül tahtı yıkıldı, / sîneden koptu bir âh. İkbâl-i aşkı söndü, / serâb-ı fâni bitti, Aşk-ı sâdık sanılan, / hevesler uçup gitti.
Hicrânın hançeriyle, / sînesi çâk çâk oldu, Dîde-i giryânından, / dökülen katre doldu. Ağyârın hilesiyle, / virân olunca bâğı, Terk eyledi gönlünde, / kurduğu o otağı.
Aşk-ı mecâzî imiş, / kalbi vîrân eyleyen, Cân-ı bî-çâre imiş, / zâlime can söyleyen. Ahd ü peymân kırıldı, / yeminler rüzgâr oldu, Gülşeni zannettiği, / dünya ona dâr oldu.
Gönül kapısın örttü, / mühür vurdu vuslata, Dedi bir daha asla, / düşmem böyle hatâya. Rûh-ı nâzeninini, / mahkûm etti sükûta, Terk eyledi kendini, / karanlık bir tâbuta.
Lâkin fâni dünyânın, / hilesi biter sanma, Hevâ kapısı kapansa, / hırs-ı nefs yiter sanma. Mâsivânın pazarı, / çağırdı kucağına, Yine düştü bî-çâre, / kibrin şer ağına.
Sim ü zer sevdasıyla, / karardı akl-ı meâd, Dâr-ı fâni içinde, / nefsi kıldı dâim şâd. Makâm ü mansıb için, / eğildi ehl-i câha, Satıp vicdân-ı pâki, / gark oldu bin günâha.
Kâr ü hüsrân çarkında, / ömrü hebâ eyledi, Asl-ı fıtratı neyse, / cümle fedâ eyledi. Hırs-ı dünyâ bürüdü, / çeşm-i hakîkat kördü, Kendi elleri ile, / zindan-ı ömrü ördü.
Muhibler riyâkârdı, / yârânlar kîne-dâr, Menfaat hırkasıyla, / örtülmüş cümle ağyâr. Sürç-i lisan edeni, / affetmez oldu zâlim, Hâlimi sorma sakın, / perîşândır ahvâlim.
Refîk-i rûh ararken, / buldu bir ehl-i dünyâ, Zevc ü zevce kılındı, / kuruldu fâni rüyâ. Evlâd-ı cihân geldi, / hâneler nûra garktı, Şu fânî ömür işte, / nehir misâli aktı.
Tıflın handesi için, / feda kıldı ömrünü, Unuttu mâsivâda, / kendi fâni gününü. Baba olmak ne zormuş, / peder olunca bildi, Nefs-i emmâre göçtü, / kalbe şefkat dirildi.
Pervâne misâl döndü, / evlâdının başında, Kendi sûretin buldu, / onun hilâl kaşında. Geceler nîm-şeb iken, / uykuyu terk eyledi, Her bir feryâd u âhta, / nâlesin kâm eyledi.
Günler eyyâmı sürdü, / yıllar seylâb-ı eşk, Büyüdü nevcivânlar, / oldu bî-zâr ü pür-meşk. Hâneden uçup gitti, / kuşlar misâl yuvasız, Kaldı pîr-i fânîler, / hânede bî-devâsız.
Ayrılık firkatinin, / kederi çöktü cana, O şen şakrak hâneler, / döndü ıssız zindana. Anladı ki dünyâda, / evlât dahî emânet, Vadesi dolan göçer, / haktır kopsa kıyamet.
Aynâ-yı devrân içre, / bakarken sûretine, Gördü karlar yağmıştır, / siyah olan zülfüne. Çîn-i cebîn belirdi, / alnının ortasında, Sâfî bir hüzün kaldı, / ömrün son postasında.
Zevâl-i ömür vakti, / gelip çattı nâ-gehân, Sarsıldı kibr-i benlik, / hârâb oldu asıl han. Kuvvet-i bâzû bitti, / dizlerde fer kalmadı, Nâr-ı heves kül oldu, / dilde eser kalmadı.
Peder ü mâder göçtü, / dâr-ı bekâ mülküne, Mevlâm rahmet eylesin, / cümlesinin köküne. Ölümün soğuk rûyu, / değdiğinde sîneye, Anladı ki yolcudur, / o ebedî hâneye.
Kervan-ı ecel yola, / çıktı dönmez geriye, Sual eder vicdânı, / bî-çâre bu seriye. Hangi amel-i sâlih, / sermâye oldu bana? Ne yüzle varacağım, / o dergâh-ı sübhâna?
Nedâmetin nârıyla, / yandı kavruldu rûhu, Kendi kan deryâsında, / aradı asıl Nûh’u. Şu fânî dâr içinde, / ne çok hata eylemiş, Hakk’ın dergâhı varken, / mâsivâyı beylemiş.
Libâs-ı fahr ü kibri, / çıkarıp attı tenden, Tevbe-i nasûh ile, / geçiverdi bu benden. Riyâkâr libâsları, / yırttı da üryân oldu, Hakk’ın celâli içre, / gözyaşı ummân oldu.
Terk-i mâsivâ edip, / uzlete çekti canı, Gönül kâşânesinde, / buldu hakîki hanı. Gözden dökülen katre, / seyyieyi sildi pâk, Nefs-i levvâme ile, / rûhu eyledi çâk çâk.
Cihanın zînetleri, / ayn-ı serâb göründü, O mağrur olan bedden, / hırka-i hâk büründü. Taht-ı Süleymân olsa, / mülk-i fâni bî-değer, İnsanı azîz kılan, / ahlâk-ı hamîd meğer.
Husûmet defterini, / dürdü de nâra yaktı, Cümle mahlûkâta o, / şefkat bahrıyla baktı. Helâllik talep etti, / rûz-i mahşer gelmeden, Kâlû belâ ahdini, / Hâlık canı almadan.
Şeb-i zînet biterken, / mevsim-i pîr-i hazân, Bağrında inlemeye, / başladı ecel-fezân. Titreyen ellerinde, / tutamaz oldu câmı, Kesildi hânelerde, / hayatın o devâmı.
Çeşm-i bî-nûra düştü, / ayrılığın gölgesi, Kulağında çınladı, / er-rahîmin o sesi. Dostlar-ı kâdim göçtü, / makber-i hâmuşâna, Yalnızlık ağır geldi, / bî-kudret olan cana.
Eyyâm-ı derd ü keder, / sarmaladı bedeni, Tabîbler devâ bulmaz, / zâyi olmuş bu teni. Gaflet perdesi koptu, / sırr-ı hakîkat ayân Bekliyor eşiğinde, / göç eyleyecek kervân
Mihnet-i nâ-merd ile, / çekildi hep feryâdı, Dilinde vird eyledi, / Hüdâ denen o adı. Eşk-i hasret döküldü, / seccâdenin üstüne, Boyun büktü râm oldu, / Hakk’ın emri üstüne.
Fâni nefesin sonu, / gelip çattı nihâyet, Sekerât-ı mevt ile, / koptu şahsî kıyamet. Ter basarken cebîni, / lâl oldu bî-zâr dili, Kesti dünya elini, / koptu fâni menzili.
Azrâil perr ü bâlin, / açınca meyyit üste, Cân bülbülü kafesten, / uçtu bu son nefeste. Çıktı rûh-ı mücerred, / ten-i fâni bağından, Vuslat-ı yâre erdi, / âhiret otağından.
Rûh-ı mücerred koptu, / ten-i fâni hapsinden, Azat oldu nihâyet, / şu dünyânın nefsinden. Gözler açık kalırken, / seyr-i cemâle daldı, Ten denen o kafeste, / sâdece sûret kaldı.
Ehl-i hâne pür-figân, / ağlaşırken başında, O vuslat-ı yâr ile, / bayram eyler arşında. Siz ölü zannedersin, / o aslına dirildi, Kendi hakîkatiyle, / Bezm-i elest’e erdi.
Soydular libâsını, / teneşir tahtasında, Yıkandı bî-cân beden, / suyun saf paktasında. Cebsiz hırka misâli, / kefen-i pür-vefâya, Sardılar şu bedeni, / râm ettiler bekâya.
Tabut-ı çûbîn içre, / bindirdiler atına, Kaldırdı omuzlar da, / çıkardılar çatına. Tekbîr sedâlarıyla, / sokaklardan geçtiler, Şu fânî dâr-ı mülkten, / âhireti seçtiler.
Musallâ taşı üzre, / kondu meyyit bî-mecâl, İmam nidâ eyledi: / “Nedir bu meyyitte hâl?” Ehl-i cemaat dedi: / “İyi biliriz onu”, Böylece tamam oldu, / fâni ömrün bu sonu.
Helâllik ahdi bitti, / kalktı eller semâya, Teslîm ettiler onu, / ebedî o bekâya. Makber-i hâmuşâna, / doğru kervan yürüdü, O mağrur bedenleri, / acı sükût bürüdü.
Daracık lahdin içre, / indirdiler nâzenin, Yüzünü kıblegâha, / döndürdüler bu tenin. Hâk-i turâba değdi, / mermer saray sâhibi, Makber oldu nihâyet, / fâni bedenin dibi.
Üzerine atıldı, / kürek kürek o toprak, Kapanınca üstünü, / döküldü son pür-yaprak. Cemaat avdet etti, / fâni dünyâ işine, Meyyit kaldı baş başa, / kendi garip düşüne.
Münker ile Nekir’in, / suâliyle uyandı, Hakîkatin nûruna, / perdesizce boyandı. Gaflet uykusu bitti, / âlem-i berzah yurdu, Kendi vicdan divânı, / hak mîzânını kurdu.
Fâni dünyâ dediğin, / ayn-ı serâb u hayâl, Uğruna hebâ olan, / dâr-ı gurûr u vebâl. İbret-i âlem olsun, / makberin sessiz dili, Bir gün kopar kökünden, / her mevcûdun menzili.
Zevk u safâ ehline, / sadâ vermez bu toprak, Koparıp atar dalı, / kurur dökülür yaprak. Zâlimin ocağını, / yerle yeksân eyleyip, Mermer saraylı şâhı, / kara kabre peyleyip.
Akl-ı selîm olan can, / mâsivâya aldanmaz, Fâni olan bu mülkün, / ateşlerinde yanmaz. Rûh-ı mücerred gibi, / dünyâda üryân gezer, Hakk’ın dîdârı için, / nefsini dâim ezer.
Ey bu fâni âlemde, / kendini bâkî sanan! Ey hırs-ı serâb için, / pür-âteş olup yanan! Bak şu mezar taşına, / ismin silinip gider, Zaman denen o cellât, / her nesneyi mahveder.
Bir varmış bir yokmuş der, / kıssahânlar dillerde, Kalır sâdece hoş sâd, / bî-mekân o illerde. Zâhirin pazarında, / sûretine aldanma, Gölgeler âleminde, / asıl mülkünü sanma.
Nefs-i mutmainneye, / erişen bulur felâh, Karanlık şeblerine, / doğar ebedî sabâh. Aşk-ı hakîkî nârı, / temizler mâsivâyı, Cevher-i cân fetheder, / koca nûr-ı semâyı.
Sözün hâtimesinde, / sırr-ı tevhîd ayândır, Mâsivâ-yı dâr-ı mülk, / sadece bir ziyândır. Ölmeden evvel ölen, / buldu âb-ı hayâtı, Geçti dâr-ı fenâdan, / aştı koca sırâtı.
Küllü men aleyhâ fân, / Hükm-i ezel bu kelâm, Kalır Bâkî-i Mutlak, / gerisi fâni evhâm. Rûh-ı cânân ulaştı, / vuslatın dergâhına, Sığındı merhametle, / âlemlerin Şâhı’na.
Divân-ı Hak kuruldu, / kalem sükûta erdi, Bu şiirin mısrâsı, / sırr-ı kadîmi serdi. Okuyan ibret alsın, / terk etsin mâsivâyı, Bulmak dileyen cânlar, / bulur asıl bekâyı.